9 Haziran 2004’te, Türk toplumunun kalbi sayılan Köln’deki Keup Caddesi’nde, Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör örgütü tarafından gerçekleştirilen çivili bombalı saldırıda, şans eseri can kaybı yaşanmasa da 22 insanımız yaralanmış, onlarcasının ruhunda ise silinmez izler kalmıştı. Uzun süre karanlıkta bırakılmak istenen, hedef saptırılarak mağdurların suçlu ilan edilmeye çalışıldığı bu vahşetin tam ortasında, yükselen çığlıkları ve barut kokusunu bizzat soluyan bir gazeteci olarak, hafızamdaki o sızı ilk günkü gibi taze.
ÖLÜMÜN KIYISINDAN GEÇEN DAKİKALAR
O gün, 22 yıl önce çalıştığım gazete adına haber yapmak amacıyla Köln temsilcimiz Hakan Çay ile birlikte Keup Caddesi’ndeydik. Hayatın kendi doğal akışında aktığı, esnafın neşeyle selamlaştığı sıradan bir gündü. Hatta patlamanın tam merkez üssü olacak olan o kuaför salonunda tıraş olmayı niyetlenmiştik. Ancak içerisi o kadar kalabalıktı ki, sanki görünmez bir el bizi oradan uzaklaştırmak istercesine kararımızı erteletti. Yoğunluktan dolayı tıraşımızı sonraya bırakıp, hemen arka caddede bulunan bir Türk bakkalına geçtik. Bakkal sahibiyle çay eşliğinde samimi bir sohbete dalmıştık.
İşte o an, tam da Keup Caddesi’ndeki muhabir arkadaşım Nihat Coşkun’dan gelen bir telefon odadaki tüm havayı buz kesti. Telefonun ucundan telaşlı bir sesle, “Burada büyük bir parlama oldu!” diyordu; kelimeler boğazına düğümlenmişti. Haberi alır almaz içimdeki o gazetecilik refleksiyle, caddeye doğru deli gibi koşmaya başladım. Kalbimin göğüs kafesimi döven sesi, caddeden yükselen uğultuya karışıyordu.
KAN KOKUSU, ÇİVİLER VE ÇIPLAK ÇARESİZLİK
Caddenin başına ulaştığımda henüz hiçbir polis ekibi veya ambulans olay yerine varamamıştı. Zaman durmuş gibiydi; sadece feryatlar yükseliyordu. Gördüğüm o ilk mahşeri kalabalığı, titreyen ellerimle fotoğraf makinamı kaldırıp karelemeye başladım. Karşıma çıkan ilk insan kanlar içindeydi; elini havaya kaldırmış, yüzüne kelimelerle tarif edilemeyecek bir çaresizlik, isyan ve derin bir acı hakimdi. Göz göze geldiğimiz o salise, ömrüm boyunca zihnimden silinmeyecek bir mühür gibi kazındı ruhuma. Yönümü ne tarafa dönsem bir yaralı, ne tarafa baksam bir can yangını görüyordum. Bir yandan her bir anı fotoğraflama gayretiyle deklanşöre basıyor, diğer yandan tam olarak ne olduğunu, bu vahşetin kaynağını anlamaya çalışıyordum.
Caddedeki çoğunluk, kuafördeki sıcak su kazanının patladığını fısıldıyordu kulaktan kulağa. Kulaklar bu vahşi gerçeği kabullenmek istemiyordu belki de. Ancak etrafa baktığımda durum çok farklıydı; her tarafa saçılmış, masum bedenleri delip geçmek için tasarlanmış yüzlerce büyük çivi vardı. Derken, dehşet içindeki biri yanıma gelerek bana metal bir boru parçası uzattı ve bunun bir çivili bomba olabileceğini söyledi. O an donakaldım. O boru ile caddeden topladığım birkaç kanlı çiviyi yan yana koyup fotoğrafladım; bu, vahşetin somut belgesiydi.
DÜNYAYA DUYURULAN DEHŞET
Nihayet polis caddeye giriş yapmaya başladığında, elimdeki malzemenin ne kadar büyük bir tarihi şahitlik olduğunu biliyordu. Hemen caddede bulunan bir internet kafeye koştum ve fotoğrafları o dönem çalıştığım Türkiye Gazetesi’nin merkezine hızlıca geçtim. Merkez, bu sarsıcı kareleri kısa süre sonra Alman Haber Ajansı’na (dpa) satınca, Keup Caddesi’ndeki o hain patlama bir anda tüm dünya medyasının manşetlerine oturdu, dünya bu acıyla sarsıldı.
Fakat gerçeğin peşinde koşmanın da bir bedeli vardı. Kısa süre sonra polisler caddede beni aramaya başladı. Onların bana doğru yaklaştığını gördüğüm o ilk anda, ani bir refleksle fotoğraf makinamın hafıza kartını çıkarıp gizlice cebime koydum. İçimde, "Elimdeki tüm emekleri, bu acının kanıtlarını alacaklar" korkusu vardı. Neyse ki korktuğum gibi olmadı; sadece fotoğrafların bir CD’ye kopyalanmasını talep ettiler. Yine caddedeki bir internet kafede kopyaları hazırlayıp onlara teslim ettim.
O kareler çok özeldi; olaydan sadece birkaç dakika sonra, sis ve duman henüz dağılmadan çekilmişti. O fotoğraflar bana mesleki anlamda ödül getirdi getirmesine ama asıl önemlisi, yaşanan vahşetin büyüklüğünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Ayrıca yıllar sonra ortaya atılacak olan “caddeye patlamadan hemen sonra ajanlar geldi ve delilleri kararttı” iddiaları için de önemli birer kanıt arama objesi haline dönüştü.
HEDEF SAPTIRMA SANATI VE KAPATILAN DOSYALAR
O kapkara günde, bazıları ölümcül olmak üzere tam 22 insanımız ağır yaralandı. Yaralıların acısına ortak olmak, seslerini duyurabilmek için hastane koridorlarındaydık. Konuşabilecek durumda olanlarla sarsıcı röportajlar yaptım; hepsi o dehşet anlarını gözyaşlarıyla anlattı. İçlerinden biri kuaför çalışanlarından Hasan Yıldırım’dı. Hasan, patlamadan hemen önce birinin dükkanın önüne sakin adımlarla bir bisiklet bıraktığını gördüğünü söyledi ve o kişinin eşkalini detaylıca tarif etti. Sonradan iki çocuğun daha bu şüpheli şahsı gördüğü fısıldandı caddede. Ancak o çocukları ne ben bulabildim ne de bir başkası ulaştı onlara. Belki sadece bir söylentiydi, belki de korkudan 22 yıldır derin bir sessizliğe gömüldüler.
Bugün geriye dönüp baktığımda yaptığım gözlemler canımı daha çok yakıyor. Şayet bomba düzeneğine yerleştirilen o hain çiviler biraz daha küçük (ortadan kesilmiş) olsaydı, o gün Keup Caddesi’nden onlarca cenaze kalkacaktı. İşin bir diğer acı boyutu ise olayın hemen ardından başlayan algı operasyonuydu. Yaptığım röportajlarda olay sürekli çarpıtılmak istendi. Kimi patlamanın olduğu kuaförde diskolarda güvenlik görevlisi olarak çalışanların toplandığını, saldırının o kişisel hesaplaşmalardan kaynaklandığını iddia etti; kimi ise “Caddenin yarısına milliyetçiler, diğer yarısına Kürt kökenliler hakim, bu onların çatışması” diyerek suçu topluluğun üstüne yıkmaya çalıştı. Polisin aldığı ifadelere ulaştığımda da maalesef benzer yönlendirmeleri gördüm.
Tam da birilerinin istediği olmuş, hedef saptırılmıştı. Sonra ne mi oldu? Elbette o dönem dosya sessiz sedasız kapatıldı. Üstelik saldırganın bisikletle caddeye ilerlediğini açıkça gösteren kamera kayıtları ellerinde olmasına rağmen... Bugün yapay zekanın ulaştığı teknolojiyi hepimiz biliyoruz; ne acıdır ki hâlâ o günkü görüntülerden net bir kare çıkartılıp kamuoyuna sunulmadı.

UNUTMAK, EN BÜYÜK İHANETTİR
Saldırının arkasında yıllar sonra ırkçı terör örgütü Nasyonal Sosyalist Yeraltı’nın (NSU) olduğu gerçeği utanç verici bir gecikmeyle açığa çıktı. Evet, saldırı kısmen de olsa aydınlatıldı ancak diğer NSU cinayetlerinde olduğu gibi, bu tetikçilere yardım eden, lojistik sağlayan yerel işbirlikçiler asla gün yüzüne çıkarılmadı. O karanlık odaklar hâlâ aramızda, sokaklarda serbestçe dolaşıyor. Mağdurlara ve topluma verilen o anıt sözünün yerinde ise bugün yeller esiyor.
O dönem esnaf, caddenin adının bu saldırıyla anılmasını, bir "terör sokağı" olarak damgalanmasını istemiyordu. İnsanların korkup caddeden elini eteğini çekmesinden, ekmek teknelerinin sekteye uğramasından endişe ediyorlardı; kendilerince haklıydılar da. Sonrasında acıyı hafifletmek ve caddeye yeniden canlandırmak için patlamanın yıldönümlerinde şenlikler düzenlenmesi kararı alındı. İlk yıllarda bu şenlikler çok renkliydi, caddeye gerçekten eski neşesini ve hareketini geri getirdi. Ya şimdi? Şimdi ne mi oluyor? Zamanın acımasız kolları arasında, yavaş yavaş o büyük katliam girişimi unutuluyor, hafızalardan siliniyor.
Ama biz unutamayız. Keup Caddesi’ni de, NSU’nun katlettiği canlarımızı da, Solingen’de diri diri yakılan evlatlarımızı da, Mölln’ü, Hanau’yu ve bu topraklarda saf nefretle gerçekleştirilen tüm ırkçı saldırıları unutmamak, unutturmamak bizim bu hayata ve yitip giden canlara olan insanlık borcumuzdur.
Hafıza, adaletin tek sığınağıdır.




